Hayattan Mezuniyet

Mezuniyet

Sıcak bir yaz gününden kucak dolusu selamlar.😊 Son haftalar biraz koşturmacalar ile geçiyordu. Açıkçası ben de yazmaya bundan kaynaklı bir türlü fırsat bulamıyordum. Tabii başka durumlar da oluyordu ama meşguliyet en başında gelen sebeplerden bir tanesi idi. Her neyse. Hiçbir şey yok ki bitip geride kalmasın :) Neler geçmiyor ki bunlar geçmesin değil mi? :)
 
Yazımın asıl konusuna gelecek olursak bugün mezun oldum.😊​ Bitmez gibi geliyordu ama her şey zamanla bitiyormuş gerçekten.🥲​ Tabii şunu da söylemem gerek ki benim eğitim hayatım başlı başına bir olay. Lise dönemim pandemi yıllarına gelmişti. Lise nasıl bitti anlamamıştım. Dedim ki yani yaşanabilecek en olağanüstü şey oldu. Bundan bir üstü bir daha gelmez.🥲 Ağzıma kucak dolusu sevgilerimi iletiyorum :) Ne olsun? Üniversite hayatımın daha en başında 6 Şubat depremleri olmuştu bu sefer. Her şeyden önce hayatını kaybetmiş tüm vatandaşlarımıza Allah'tan rahmet diliyorum. Şu an kelimelerle anlatmak istesem anlatamam sanırım. O nedenle daha fazla üzerinde konuşmayacağım. Ama hayat da bir şekilde devam ediyor yine. Bu da bir gerçek. İşte üniversite hayatımda böyle nasıl geçti anladım. Ama yine de her şey bir şekilde geride kalıyor ve nasıl olmuş olmamış hayat buna bakmadan yoluna devam ediyor. Pek çok şey çok daha güzel olabilirdi. Tabii olmayabilirdi de. Bunu ben de bilemiyorum. Sadece o ihtimalin güzelliğini merak etmiyor değilim :) Ama böyle olması gerekiyormuş sanırım. Hem elden de başka bir şey gelmiyor.
 
Her neyse. Hayat böyle şeyleri içinde barındırsa da güzellikleri, tebessüm ettiren anları ve mutluluğumuza mutluluk kattığı anları da yok değil. Biraz da bunlara bakmak, bu yönüne odaklanmak lazım. En azından kabul edilebilir bir ruh sağlığı için :)
 
Mezuniyetimi anlatmak istiyorum biraz da. Aslında ilk geçen hafta mezuniyetim oldu. Tabii o üniversitenin düzenlediği genel mezuniyet töreni idi. Tüm fakülteler ve yüksekokulların olduğu bir organizasyon. Geçen hafta Cuma, saat 18.30 olarak planlanmıştı. Yani belki süper olmadı ama kötü de oldu diyemem. Ama böyle ikilemde ve karamsar kalmamın da bazı sebepleri var. Önce şunu söylemek istiyorum. Hayatta bazı anların gerçekten ama gerçekten telafisi yok. Bazı şeyler sadece bir kere ve o an oluyor. Sonra dünyaları da bir araya getirsen yok. Olmaz. Bazı insanlar bunu anlamıyor sanırım. Ya da anlamak istemiyor. Bilemiyorum. 
 
Benim pek fazla arkadaşım olduğu söylenemez. Daha doğrusu çok yakın olan arkadaşlarım. Ama kimseyle de kötü değilimdir tabii. Herkesle belirli bir düzeyde iletişimim var. Yine de az da olsa yakın arkadaşlarım var. İşte onları ne kadar dil döktüysem genel mezuniyete getiremedim. Sebepler, işte şöyle, işte böyle... Bilemiyorum. Bana bunlar pek kabul edilebilir gelmiyor ya. Bazı şeylere gidersin. Bu böyledir. Her şey bu kadar mı önemsiz cidden? Ben bazı şeyleri anlamakta zorlanıyorum. Ama bir şey de diyemiyorum. Ne diyebilirim ki? Ben de bilmiyorum.
 
O olmaz, öteki yok derken finalde yine benim tek başıma kalmam ile sonuçlanan bir durum oluştu.🥲 Tabii ailem falan geldi yine ama herkesin yeri bir başka. Ama yine elden bir şey gelmiyor maalesef. Ha tabii başka arkadaşlarım yine vardı. Hem de çok değer verdiğim bir arkadaşım. Aslında sitemim gelmeyen o diğer çok yakın iki arkadaşım özelinde. Tamam, belki öyle yapayalnız da değildim ama tam da değildim şimdi. Ne diyebilirim ki? Pişman olacaklarına da eminim ama artık elden bir şey gelmez.
 
Genel mezuniyet yine en az iki üç saat kadar sürmüştü. Benim adıma önemli olan tek kısmı ise çekildiğim fotoğraflardı diyebilirim. Çoğunluğunu değerli hocalarım ile çekildiklerim oluşturmuştu. Aslında fotoğraf çekilmek çok sevdiğim bir şey olmasa da anı kalması adına önemsediğim bir şey. İnsan geriye dönüp baktığına bir şeyler görmek istiyor şüphesiz. Sonra da işte kep atma falan derken genel mezuniyet bitmişti :)
 
Bugün de sadece kendi fakültemiz özelinde bir mezuniyet törenimiz vardı. Tabii açık alanda değil, konferans salonunda idi. Yine koltukların önemli bir kısmı dolmuştu ama gelmeyenlerde vardı. İşte bundan yine bir ihtimal hak verebiliyorum. Bu işler bu kadar geçe kalmamalı. Çünkü memleketine gitmek durumunda falan kalanlar oluyor ki kendi açılarından onlar da haklı. Yine beklediğim gibi gelişen bir program oldu. İstiklal Marşı, konuşmalar, ödüller ve yine kep atma şeklinde ilerleyen bir süreç izledik.
 
Bölüm derecisine ait bir başarı belgesi, 2026
Tabii ödül töreni benim açıdam da önemliydi :) Çünkü dereceye girenlerden bir tanesi de bendim :) Tabii bana da sürpriz olan kısımları yok değildi :) Bizim bölümümüz iki programdan oluşuyor. Ben kendi programımı birincilik derecesi ile bitirmiştim. Resmileşmese de üçüncü sınıf bitimi ile de birinci olduğumu tahmin ediyordum zaten. Bu beklediğim bir şeydi ki zaten dördüncü sınıf bitimiyle de resmileşmişti. Ama ben bölüm birincisi de olurum diye tahmin ediyordum. Ama o tarafta diğer programdan birisi önümde olunca bölümde ikinci olmuşum.🥲 Ama olsun. Yine yüksek onur öğrencisi olarak dereceye girip mezun olmam benim adıma da güzel bir şey oldu diyebilirim. Ama söylemeden edemeyeceğim. Ya bir bir plaket falan olsa kötü mü olurdu şimdi :) Şekilli şukullu bir köşeye koyardım ne güzel :) Bir şey diyemiyorum :) Ama sağlık olsun tabii. En azından içindeki benim adıma değerli bir şey.
 
Bugünde böyle gelip geçti işte. Hayat her koşulda devam ediyor. Farklı farklı nice durakları var. Umarım oralarda hep güzel zamanlar geçirip, geride güzel anılar bırakarak bir sonrakilere ve ondan sonrakilere varabiliriz. Böylesi çok güzel olurdu gerçekten. O hâlde bir başka yazıda görüşmek üzere. Sevgiyle, hoşça kalın...😇 
Blogger Öylesine

Her Şeyden Biraz

Başlangıçlar her zaman zor oluyor. Blog yazarken beni benden alan bir şey de bu :) Söyleyecek pek çok şeyim oluyor ama o ilk kıvılcım var ya, işte o çok nazlanıyor :) Ama neyseki şu an o ilk satırları geçmiş buluyoruz :) 
 
Birkaç gündür biraz hâlsizim. Burun akıntısı falan da var. Sanırım soğuk algınlığı.🥲​ Annem çok soğuk içecekler içtiğimden dolayı olduğunu iddia ediyor ama kabul etmek istemiyorum :) Tabii ondan kaynaklı ise de üzgünüm ama vazgeçemem :) 
 
Şu jiletler sabrımın sınırını zorluyor yine. Aslında her zaman makine taraftarı olmuşumdur ama arada kullanmak gerekiyor mecburen. Ve birkaç yerimi de kesmiş olabilirim.🥲​ 
 
Bir süredir üzerinde çalıştığım bir tema vardı. Bugün onu tamamladım. Üzerinde çalışıyorum dediysem de her şeyiyle benim kurguladığım bir tema değil. Belki bilenlerimiz vardır. Ghost'un Dawn isimli bir teması var. İşte büyük ölçüde onu baz alarak Blogger için yeniden uyarladım. Tabii yapay zekânın da desteğiyle :) Mümkün olduğunca sade ve temiz bir tema olması için de çaba verdiğimi söyleyebilirim. Açılır kapanır widget opsiyonu da sunacaktım ama sonra böylesinin daha iyi olduğunu düşündüm. 
 
Tasarımsal açıdan ne kadar basitse kullanımı açısından da yine bir o kadar basit olduğunu ifade edebilirim. Düzen sekmesinden hemen hemen her şeyi kontrol edebiliyorsunuz. Profil resminiz ise Blogger profilizdeki resim ile eşgüdümlü bir şekilde çalışıyor. Aydınlık ve karanlık mod seçeneği mevcut. Yine ayrıca sosyal medya bağlantılarınızı da eklemenize imkân veriyor. Tabii yoksa yine bunu da düzen sekmesinden istediğiniz zaman kapatabilirsiniz.
 
Tasarıma blog ismini yazmadım bu arada :) İki sebebi var. Birincisi, sade ve temiz bir yapı olsun istedim. İkincisi ise yine bunla kısmen ilişkili olmak üzere her nereye koyduysam hiçbirisi beni tatmin etmedi :) Her şeyi bu kadar kusursuz yapmak zorunda gibi hissetmekten nefret ediyorum. Bu o kadar yoruyor ki ben de akışına bıraktım bu sefer.🥲​
İlgili temadan bir görüntü
Yapay zekâ ile birlikte geliştirdiğimden dolayı kodda optimizasyon gerekebilir. Yapılırsa iyi olur. Ama bu şekliyle de oldukça hızlı olduğunu ifade edebilirim.
 

 
Yine tekrar etmiş oluyorum ama tasarım bütünüyle bana ait değil. Tabii farklılıkları var. Etik açıdan bunu biraz düşündüm ama sonuçta herhangi bir kaynak koddan da bir şeyler yapmadım. Sadece gördüm ve Blogger altyapısı için uyarladım. Aslı Blogger için geliştirilmiş bir tema da değildi. O nedenle ticari amaçlarla kullanılmadığı sürece temayı kullanabilirsiniz. En azından benim açımdan sorun yok :)
 
Bugün de böyle idi işte :) Ayrıca biraz değişik ve pek benlik olmayan bir yazı stili ile yazımı yazmış bulundum :) Normalde daha net bir konu etrafında yazımı şekillendirmeyi seviyorum :) Ama değişiklikler güzeldir. En azından denemek gerek :) Bir başka yazıda görüşmek üzere. Sevgiyle, hoşça kalın...😇​
Düşüncelerim İnceleme Kitaplar

Düşüncelerim: Uçurum Aylık Edebiyat Dergisi - Haziran 2026 Sayısı

Uçurum Dergi Haziran 2026 Uçurum Dergi Haziran 2026 by Uçurum Dergi
My rating: 5 of 5 stars

Herkese güzel ama aynı zamanda sıcak bir yaz gününden selamlar :) Şairin de dediği gibi beni bu güzel havalar mahvetti demek isterdim ama bize sadece mahvettisi kalmış :) Ama olsun, limonatamdaki buzların şıkırtısıyla da bu yazıyı yazmak ayrı bir güzel hissettiriyor :) Peki bugün ne yapacağız? Hemen anlatalım. Bir kitap, hatta daha doğrusu bir dergi incelemesi yapmak niyetindeyim. İşte düşüncelerimi, ben de ne hissettirdiğini ve nelere götürdüğü gibisinden :) O zaman başlayalım hemen :)

Öncelikle dergiyi nerede gördüm, nasıl haberdar oldum ve ilk izlenimlerim nasıl şekillendi diye başlamak istiyorum. Aslında dergiyi ilk kez Mayıs sayısı ile tanımıştım. En azından isim ve konsept olarak. Tabii o zaman stoklar tükendiğinden alıp inceleyebilme şansını bulamamıştım :) Ama neyse ki Haziran sayısı ile bu sefer okuyabilme şansı da elde edebildim :) Ama bugün sadece dergiyi ele almayacağız. Tabii yine alacağız da tam olarak değil. Yazımı iki çerçevede ele alma niyetindeyim. Bunlardan birisi dergiye genel bir bakış iken bir diğeri ise yine derginin içindeki bir öykü şeklinde olacak :) Düşüncelerim ve beni alıp götürdüğü kısımlar da genelde bu ikincisi özelinde olacak sanırım :)

Dergiyi nerede gördüm ve nasıl haberdar oldum kısmına geleyim şimdi. Cherry'i belki daha önce görmüşsünüzdür. Eğer şu ana dek tanıma şansına sahip olmadıysanız kendisine ve yazılarına bir bakmanızı mutlaka tavsiye ederim. Eğlenceli, renkli ve bir o kadar da dolu dolu bir kişilik  olur kendisi :) Ayrıca kedileri de çok seviyor :) İşte ben dergiyi ilk kez onun blogunda "Yine Yeniden Uçurum Dergisi" yazıyla tam olarak tanıma şansına sahip oldum. Tam olarak diyorum. Çünkü yine bir önceki, yani ilk kez haberdar olduğum Mayıs ayı sayısını da yine  onun blogundaki bir başka yazı ile görmüştüm.

İkinci kısım diye bahsettiğim de işte Cherry'nin "Bavuldaki Bahar Sevinci" isimli öyküsü oluyor :) Tabii önce dergiye genel olarak bir bakalım. Sonrasında yine oradan devam edeceğiz :)

Dergi ilk kez yayın hayatına Haziran 2025 sayısı ile başlıyor. Yani Haziran 2026 sayısı ile birlikte tam koca bir sene olmuş. Uçurum Yayınlarından yine Uçurum Aylık Edebiyat Dergisi adıyla sayılarını her ay düzenli bir şekilde çıkarıyorlar. İçeriğini şiirler ve öyküler oluşturmakta. Benim gözlemlediğim kadarıyla Haziran 2026 sayısında 120 şair ve yazarın eserine yer verilmiş. Her sayısında bu sayı korunuyor mu onu henüz ben de tam bilmiyorum. Ama şu an itibariyle böyle olduğunu ifade edebilirim.

Ben dergiyi kendi resmi siteleri de olan bu adres üzerinden satın aldım. Ama eğer satın alma düşünceniz oluşursa önce mutlaka Cherry'nin "Yine Yeniden Uçurum Dergisi" isimli yazısına bir bakmanızı tavsiye ederim. Orada birkaç husus üzerinde de yine gerekli açıklamalara yer verilmiş. Satın alma bağlantısı da yine aynı şekilde mevcut.

Uçurum Aylık Edebiyat Dergisi, Haziran 2026
Derginin tasarımı bu şekilde görünmekte. Ben aslında ilk başta daha bir dergi formunda bir şey olur diye düşünüyordum ama kitap formatı gibi bir yapısı var. Aslında öyle düşünmem de TÜBİTAK'ın çıkardığı dergilerden kaynaklı sanırım. Onlara yıllık aboneliklerim var ve tam dergi gibiler. Tabii dergi derlemekten geliyor. O nedenle formundan çok bu yönü öne çıkmalı ama yine bunu da belirtmek istedim sadece :)

Tasarımı açısından da yine beğendiğimi ifade edebilirim. Tam sebebini anlayamasam da sanki özgür gibi hissettiriyor :) Ama bir tek rengini sevemedim. Bu da dergiye özel bir şey kesinlikle değil. Turuncu en ama en nefret ettiğim renk olur :) Onu saymaz isek genel olarak hoş bir tasarım.

Bu arada ben satın aldığımda beşinci gün kargoya verildi. Biraz fazla olabilir ama bunun altında yatabilecek sebepleri az buçuk tahmin edebildiğimden hak veriyor ve anlayışla karşılıyorum. Kargoya verildikten sonra elime bir gün içinde ulaştı. PTT getirmişti. Bir an şaşırdım tabii :) Bir günde ve PTT getiriyor :) Madem böyle şeylerin vardı niye... diye şeklinde ilerleyen bir durum oldu kısaca :) Sonra öğrendim ki çıkış şubesi benim ile komşu imiş. Ondan bu kadar hızlı gelmiş :) Her neyse. Biliyorum lafı biraz fazla uzatıyorum ama yazmaya başlayınca da insan durmak istemiyor. Limonatam biteli de birkaç paragraf oluyor ama yazmaya devam yine de :)

Dergideki eserlerin en az 60-70 kadarını okudum bu arada. Tabii denilebilir ki neden hepsini okumadan düşüncelerini ifade etmek istedin? Bu bir kitap olsaydı muhtemelen öyle gerçekleşirdi. Ama değil. Hepsini bitirmek istemedim. Çünkü böyle zaman zaman elime alıp sayfaları karıştırmayı seviyorum. Tamam bu işin bir edebi yönü de var ama ben açıkçası ondan daha çok o 120 kişinin emeğini önemsiyorum. O kişilerin ben de böyle düşünüyorum, bak bu da benim bu uçsuz bucaksız edebiyata bıraktığım bir şeyler demesinin altında yatan o şeyi seviyorum. O şiirlerin o öykülerin temelinde kim bilir ne yaşanmışlıklar ne hikâyeler var. Beni o ihtimalin varlığı mutlu ediyor. O nedenle hepsini bir anda bitiremem :)

Dergide sanırım ağırlık daha çok şiirlerden oluşmakta. Ben de en çok şiirleri okudum zaten. Şimdi burada şu şiir böyledir, tekniği öyledir gibi şeylere girmeyeceğim. İlki, tüm bunları okurken öyle bir amacım yoktu. İkincisi şairinin de öyle bir düşüncesi olduğunu düşünmüyorum. Kısaca bu şiir iyidir bu şiir kötüdür diye bir yargıya varmam mümkün değil. Onun yerine bu şiir benlik veya bu şiir benlik değil yaklaşımını daha doğru buluyorum. Ve evet, benlik şiirler de çokça vardı. Bazısını ben de hissettirdiği duygular nedeni ile bazısını da ilgi duyduğum konulara yönelik olmasından dolayı severek okudum. Aslında onlara burada da yer vermek isterdim ama sonuçta telife konu bir husus olduğundan bunu yapamıyorum maalesef. Ama eminim ki sizleri de kendisine çeken mısralar mutlaka olacaktır.

Öykü konusunda ise tam olarak aynı şeyleri söylemeyeceğim. Şiir de her şey güzel ya da kurallı olmak zorunda değil. Orası biraz daha özgür. Ama öykü yazmak çok başka bir şey. Tabii sevdiğim öyküler oldu. Ama teknik açıdan zayıf olanlar da vardı. Bunu kötülemek anlamında söylemiyorum. Konuları olsun vermek istedikleri mesaj olsun yine çok özel ve değerlilerdi. Sadece teknik açıdan biraz daha iyi olabilirlerdi. Bu konuda şiirin aksine daha net bir yargıya varabiliyorum çünkü benim alanımda doğrudan bu işle ilgili. Henüz tam zamanlı ve yıllarımı vermiş olmasam da :) Ama yine de dediğim gibi. Bunların hiçbir önemi yok. Önemli olan söyleyecek bir şeyleri olan insanların bu yolda bir şeyler yapabilmiş olması. Bu basit gibi görünen ama inanın ki çok zor olan bir şey. Çünkü bir şeyler söyleyebilmek cesaret ister. Hangi koşulda olursa olsun ve ne şekilde yapılırsa yapılsın. Kaldı ki buradaki tüm eserlerde bir dizi elemeden sonra ancak kendine bu sayfalarda yer bulabiliyor. Bu bile başlı başına oldukça kıymetli ve bir takdiri hak eden bir şey. Dergideki tüm yazarlara da ilerideki yazarlık serüvenlerinde başarılar diliyorum😇​

Dergiye genel hatları ile yer verdiğimi düşünüyorum. O zaman şimdi yazımın diğer kısmını oluşturacak o öyküye gelelim :)

Öykümüzün ismi "Bavuldaki Bahar Sevinci" olup sayfa 176'da bulunmakta. Çok uzun bir öykü olmamakla birlikte sizi alıp götürdüğü yerler açısından bir o kadar büyük bir öykü olduğunu kesinlikle söyleyebilirim :) Yine öyküye burada doğrudan yer vermeyeceğim. Sonuçta okumak istediğinizde o ilk etkinin kaybolmasını istemem. Ama yine de birkaç bilgiye yer vermek de bir sakınca görmüyorum :)

Öykümüzde ön plana çıkan üç karakter var. Bunlar sırası ile Zehra, Mustafa ve Meryem. Açıkçası karakterlerden bir tanesinin adaşım olması da o beni alıp götürmesinde ayrı bir etkili oldu diyebilirim :) Tabii karakterler arasında ilişki durumlarını da kısaca yine anlatmış olalım. Zehra ve Mustafa iki kardeşler. Meryem'de onların halası oluyor. Tabii hala yurt dışında yaşamakta. Öyküdeki olaylar zinciri de halanın iki kardeşe yapmış olduğu ziyareti ile şekilleniyor. Ama aslında bunlar da bir dereceye kadar olan şeyler. Bence bunlardan ziyade yazar, okura farklı bir şeyi vermeyi amaçlamış.

Peki bu ne olabilir? Bence iki ihtimal var. Birincisi, bir eksikliği olduğu kadarıyla gidermek. İkincisi ise hepimizin ya da büyük bir çoğumuzun içimizde bir yerlerde olan ve çok ama çok özlediğimiz güzel zamanlara bizi götürebilmek. Bence kesinlikle ikincisi ama yazarımız bu konuda yetkili merci :) Tabii bunların hiçbirisi de olmayabilir. Ama öyle bir durumda da zaten bu yazarın çok yönlü bir şey ortaya koyduğunu gösterir ki bu da çok değerli.

Şimdi doğrudan şöyle olmuştur böyle olmuştur diye anlatmak istemiyorum. Ben ne hissettim ve beni nelere götürdü kısmını önemsiyorum. Öyküyü okudum ve aşağı yukarı altı yedi yaşlarımı anımsadım. Hatta birkaç açıdan neredeyse artık unutmak üzere olduğum bazı şeyleri tekrar hatırladım. Küçük bir çocuk iken hayat çok basitti. Sabah en geç yedi gibi kalkmış olurdum. Tabii o zamanlar internet bu kadar yaygın değil ve bir çocuksan yapabileceğin şeyler de çok sınırlı olurdu. İşte o zamanlarda ben de her zaman yaptığım gibi televizyonu açar, çizgi film kanalına gelir ve yatağımda uzanarak güzel bir zaman geçirirdim :) Mevsimlerden kış ise üzerime yorganımı çeker, sobanın da o çıtırdayan ve sabahın sessizliğinde bir başka duyulan gürül gürül sesiyle sakin sakin çizgi filmimi izlerdim. Tabii o zamanlar oda kavramı pek olan bir şey değildi. Şu anki gibi değil pek çok şey. İşte babam da işe gidecek olurdu. kahvaltısını falan yapardı. Haber izlemek isterdi ama izletmezdim :) Caillou olsun şirinler olsun. Ya da başka herhangi bir şey. Her ne var ise o mutlaka izlenecekti :) Sonra işe gideceği zaman gitmeden tam yatağıma gelir. Önce sol yanağımı, sonra sağ yanağımı ve en sonda alnıma bir öpücük kondur öyle giderdi. Bir şey de söylerdi ama onu bir türlü anımsayamıyorum. Aslında bu kadarını bile hatırlamıyordum.

Peki bunu niye anlattım? İşte öyküyü okuyunca içimde bir yerlerde bu hatıraları anımsattı. Oysaki ben bunların büyük çoğunluğunu unutmuştum. Ya da öyle sanıyordum. Yeteri kadar güçlü değillerdi. Ama yok da değillerdi. Sadece ufak bir şeyi bekliyorlarmış. O da bu öykü ile oldu.  Yine demek istediğim noktaya geliyoruz. Öykü şunu anlatıyor öykü bunu anlatıyor, bunların hiçbir önemi yok. Hem zaten yazarlıkta konu amaç değil araçtır. Esas olan ana fikirdir, yazarın vermek istediği o mesajdır. İşte ben bu öyküde anlatılmak istenin biraz da bunlar olduğunu düşünüyorum. Geçmişe, o güzel günlere gidebilmek... Tabii bu herkeste farklı olacaktır. Kimisinde daha özlem kimisinde ise belki bir hüzün. Ama her ne olursa olsun o günlere sizi götürecektir. Gittiğinizde neler bulacağınızı biz bilemeyiz. Yine de güzel hatıraların olmasını içtenlikle temenni ederim.

İşte böyleydi. Doğrudan öykünün kendisi üzerinden bir şeyler anlatmak istemedim. Ben de uyandırdığı hisler ve düşünceler üzerinden elimden geldiğince bir şeyler yazmaya çalıştım. Bunu verebilmişimdir umarım. Tabii yine son olarak teknik açıdan da kısa bir değerlendirme yapmak isterim. Okuduğum diğer az sayıda öyküye kıyasla ayakları yere daha sağlam basan bir öykü idi. Hikâye unsurları falan olsun çok daha belirgindi. Yani olması gerektiği gibi. Ama yine dediğim gibi. Teknik falan bunlar bir yere kadar. Asıl önemli olanın okurda bir şeyleri hareketlendirebiliyor oluşu. Kendi adıma da bunun olduğunu söyleyebilirim. Hoş, söylemesi de kalmadı elimden geldiği kadar anlattım :)

Cherry'e bu güzel öykü için buradan tekrar teşekkürlerimi ifade ediyorum. Kendisinden daha fazla öykü beklediğimizi de ayrıca söylemek istiyorum😊​ Nice böyle eserlerinine...😇​

Bu arada dergiyi okumadan önce her zaman kitap veri tabanlarında olup olmadığını kontrol ederim. Eksik ise eklenmesi için kütüphanecilerden rica da bulunurum. Veri meselesi önemli bir konu :) Aşağıda yine ayrıca inceleyebilmeniz ve kullandığınız bir platform ise de listelerinize ekleyebilmeniz adına bağlantılarına yer veriyorum. Sevgiyle, hoşça kalın...😇​

İlgili Dergi Sayısının Goodreads Sayfası

İlgili Dergi Sayısının 1000Kitap Sayfası  

Düşüncelerim İnceleme Kitaplar

Düşüncelerim: İçimdeki Melodi

İçimdeki Melodi

İçimdeki Melodi by Sharon M. Draper
My rating: 5 of 5 stars    

Herkese yeni bir kitap incelemesinden selamlar 😊 Aslında inceleme demek de pek doğru olmaz şimdi. Nitekim bir incelemenin bir eleştirinin profesyonel ve yetkinlik gerektiren bir şey olduğunu bilirim. O nedenle daha çok kitabın ben de ne uyandırdığı, ne hissettirdiği üzerine eğileceğim. Kısacası düşüncelerimi ifade etmek niyetindeyim. Başlayalım o hâlde :)

Tabii öncesinde arkadaşıma bir teşekkür etmek isterim. Bu kitap onun hediyesi idi :) Hatta serinin bir önceki kitabını da yine o bana hediye etmişti :) O nedenle yazarla, kitapla ve Melody ile tanışmam hep onun sayesindedir. Hayat hepimize her daim böyle güzel dostlar verir umarım😊 Ama son kitabı da artık kendim alacağım. Onu da söylemiş olayım yine :)

Bu arada kitabı 44 günde okumuşum. Evet, kabul ediyorum biraz(şüpheli) fazla  :) Ama 42+2 şeklinde söylemek daha doğru olur. Okumalarım ile ilgili  kayıtlarımı tutarım her zaman. Baktığımda da aslında son iki günde neredeyse kitabı bitirmişim. Bazı zamanlar anlamadığım nedenlerle ya da gerçekten meşgul olduğum durumlar sebebiyle kitaplara yeteri kadar zaman ayıramıyorum. Tabii bunu bir bahane olarak benimsemeyi de pek sevmiyorum. Çünkü yine okuma kayıtlarımı incelediğimde Ort. Dakika/ Sayfa oranım 0.91 ve Ort. Sayfa/Saat oranım ise 66.18 imiş. Zaten kitabı tamamlama sürem de 4 saat 50 dakika şeklinde olmuş. Düşününce aslında pek de uzun bir süre değil. İstenildiğinde her şeye zaman bulunabiliyorsa kitap okumamak için bahanelere sığınmak da pek doğru bir yaklaşım olarak söylenemez. Çıkarılması gereken şey de aslında bu. Her neyse. Kitaba geçelim artık :)

Baş kahramanımız Melody adında bir kız çocuğu. Kendisi serebral palsi hastası oluyor aynı zamanda. Kitap da aslında bu konu etrafında şekilleniyor. Tabii burada mesele hastalığın ne olduğu da değil. Serebral palsi olmazdı da başka bir şey olurdu. Hikâyenin pek değişeceğini ya da yazarın anlatmak istediği şeyin değişeceğini sanmıyorum açıkçası. Çünkü kitap bize aslında Melody'nin bakış açısından pek çok şeyi gösteriyor ki önemli olan da bu. Genelde pek iyi beceremediğimiz empatiyi biraz olsun anlayabilmek... Hoş, ben empati denen şeyin gerçek anlamda hiçbir zaman olamayacağını düşünenlerdenim ama yine de önemli. En azından o duygudaşlığı anlama çabasının olması gerektiğini düşünüyorum. Bu kadarı bence yapabileceğimiz ve yapmamız gereken bir şey. Sadece bu kitap özelinde de değil tabii. Bu hayatın her alanında da böyle olmalı. Daha yaşanılabilir bir hayat için...

Tabii Melody'nin durumunu anlayabilmek için yine serebral palsi'nin ne olduğuna biraz bakmamız gerek. Çok bilimsel çok teknik konuşmanın bir anlamı yok. Bedeninizi çok büyük ölçüde kullanamadığınızı, her şeyi anlayabildiğinizi ama hiçbir şekilde konuşamadığınızı düşünün. İşte serebral palsi tam olarak bu. Yine dediğim noktaya geliyoruz. Bunu nasıl empati edebilirsin ki? Mümkün değil. Sadece anlayabilmek için verilen çabanın bir değeri bir hükmü olabilir ancak.

Kitap seri olma özelliği de taşıdığından yazar her kitapta Melody'nin farklı bir dönemini ele almış. Bu şu an ele aldığım kitabında da on iki on üç yaşları dolayısını işlemiş. Her dönemin kendine göre zorlukları olduğunu okudukça zaten anlıyorsunuz. Peki kolaylaşıyor mu? Bazı şeyler belki ama çoğu zaman kolaylaşan da bir şey yok. Yine de Melody'nin birçok şeye olan tutkusu, azmi ve mücadelesini okumak biraz olsun güzel hissettiriyor. Nitekim her şeye rağmen yaşama tutunmak öyle çok da basit bir şey değil bence. Melody bu anlamda çok güçlü bir kız.

Peki biz kitapta doğrudan neyi okuyoruz? Kısaca anlatmak gerekirse "Yeşil Koru" diye bir kampımız var. Bu kamp tam da Melody gibi ama her birisi kendince farklı güçlüklerle mücadele eden başka başka kişileri de ağırlayan bir organizasyon olarak söylenebilir. Melody'nin de aslında bu kampa gitmesi ardındaki en büyük motivasyon hiç kuşkusuz kendi başına bir şeyler yapabilmeye olan tutkusundan geliyor. Her anlamda ve her konuda başkalarına bağımlı olduğunuzu düşündüğünüzde bunun kıymetinin ne kadar büyük olduğunu anlamak da pek zor değil. İşte kitap boyunca burada yaşadığı anları onun gözünden ve onun bakış açısından görme şansına sahip oluyoruz. Ha bu arada Melody konuşamıyordu. O zaman kitapta karşılıklı konuşmalar olmuyor mu diyebilirsiniz. Bu aslında bir önceki kitapta daha geniş ele alınan bir durum olmakla birlikte kısaca Media Talker adında bir cihaz yardımıyla bu sorunun bir nebze giderildiğini söyleyebiliriz. Yani bazı şeyleri doğrudan ifade ettiğine de şahitlik ediyoruz.

İçimdeki Melodi, Sharon M. Draper tarafından

Bu arada kitapta pek spoiler yaratacak bir durum da yok. Zaten öyle bir konusun da olmadığı çok açık. Söylediğim gibi. Yazarın amacı bence biraz olsun farkındalık kazandırabilmek ve bir bakış açısı sunabilmek. Bu çerçevede okumanın da daha yerinde olacağını düşünüyorum.

Mesela kitabı okuduğum süre zarfınca şunu düşündüm. Bugüne dek nasıl tanımlamalar içerisinde bulunmuşuz? İnsanlar olarak önceleri sakat demişiz. Sonra bu pek hoş olmamış ki özürlü demeye başlamışız. Bakmışlar bu da olmuyor engelli demeye yeltenmişiz. Yine olmamış olacak ki bu seferde özel gereksinimli bireyde karar kılmışız. Benim düşünceme göre yıllar içerisinde bu da anlam kötüleşmesine uğrayacak. Neden mi? Çünkü farklılaştırıyor ve etiketleştiriyoruz. Yani mesele adlar da değil. Bizim sürekli bir ötekileştirme uğraşımız. Melody de belki bunu doğrudan ifade etmiyor ama satır aralarında bunu hissediyorsunuz. Sürekli farklı bir gözle size bakılması sizi de rahatsız etmez miydi ki? Etmemesi mümkün değil. Oysaki yapılması gereken de çok basit. Hayatı olabilecek en azami düzeyde erişilebilir kılmak. Hepsi bu gerçekten. Sonrasında da şu bu değil, sen gibi ben gibi göreceksin. Bilmiyorum belki farklı düşünceler de olabilir ama ben bu şekilde düşünüyorum en azından.

Başka hangi hususlara değinebilirim? Açıkçası Melody'nin ailesini es geçmek olmazdı. Kitabın hemen hemen her yerinde zaten bunu görüyorsunuz. Melody'nin en büyük şanslarından birisi şüphesiz annesi ve babası. Denilebilir ki yani zaten ailesi, bundan daha doğal ne olabilir ki? Öyle değil bence. Hepimiz görüyoruz, şahit oluyoruz. Nasıl, ne çeşit sözde anneler ve babalar var. Böyle bir dünyada onunkileri gibisi gerçekten çok büyük bir şans. Öyle kolay şeyler değil. Anlamak çok zor. Ama onların o mücadelesi ve desteği pek kelimelerle de ifade edilebilecek gibi değil. Onlar gibi anne ve babaların var olması dileğiyle...

Ha şunu da söylemeyi unutmayayım. Böyle güzel insanların olduğu bir yaşamda kötülerin olduğunu da söylememek olmaz. Doğrudan serinin bu ikinci kitabında pek olmasa da ilk kitabından söyleyebileceğimiz saf kötü kalpliler de var. Hem de ne kötüler. Kimisi bilmeyerek ama bazısı da bilerek mi bilerek kötüler. Tabii Melody pek çoğuyla mücadele ediyor, hak edene de hak ettiğini elinden geldiğince veriyor, vermeye devam edecektir. Ama işte bu kötülerin olduğu gerçeğini de değiştirmiyor. 

Başta da dediğim gibi yine. Öyle kapsamlı bir inceleme yapmak gibi bir niyetim yoktu. Öyle bir yetkinliğim yok bir keresinde. Sadece düşüncelerimi ifade etmek ve de paylaşmak istedim. Söylemediğim, muhtemelen yayınladıktan sonra ah şunu da keşke yazsaydım dediğim şeyler şüphesiz olacaktır🥲​ Onları da başka başka yazılar da yazarım diyelim :) Görüşmek üzere. Sevgiyle, hoşça kalın...😇​ 

Blogger Projeler

Bir Blog Okur Ağı Denemesi

"Blog okur ağı yapılabilir mi?" Gün boyunca beni meşgul eden soru işte buydu. Durup dururken böyle şeyler ne diye aklıma gelip duruyor inanın ben de bilmiyorum ama gelince de bu sefer ben duramıyorum :) Peki nereden çıkmıştı bu? Aslında bu tarz şeyler genelde bir ihtiyacın gerekliliğinden ortaya çıkar. Bazen de sadece rahatlığın batması meselesinden. Ama şu an o kısımlara pek değinmeyelim :)
 
Tabii tüm bunlardan önce sosyal medya ne kadar önemli ve acaba gerekli mi diye sormak da gerekir. Açıkçası en az bir senedir Instagram kullanmıyorum ve bir eksikliğini hissetmedim. Buradan bakacak olursak olmasa da olur demekte bir sorun yok gibi. Ama yine de gri bir mesele. Ne yazık ki tek bir doğrusu yok. Peki ben ne düşünüyorum bu konuda?
 
Burada öncelikle durumu iyi analiz etmek gerekiyor. Ne diyoruz? "Sosyal Medya". Peki sosyal olmak kötü bir şey mi? Sorun burada sosyal olmaktan mı ileri geliyor? Kesinlikle hayır. Sosyal olmak niye kötü olsun? Bilakis, bundan daha güzel ne olabilir? O hâlde sorun farklı bir şey. Evet, kesinlikle öyle. Asıl mesele sosyal medyanın sahte bir kimlik üzerine kurulu olması, algoritmaların varlığı ve yapmacık tüm o şeyler. Beğenilme arzusundan tutun da bir şeyler kanıtlamak için yapılan tüm o sahte şeylere kadar. Kısaca bizi biz ve kendimiz yapan tüm şeylerin dışında kalan her şey.
 
İşte blogları seviyorum çünkü böyle bir amaç edinme nedenim yok. Kendi alanım, kendi dünyam. İstediğimi yazmakta özgürüm ve özgürüz. Beğenilmiş veya beğenilmemiş bunlar hiç önemli değil. Çünkü yola çıkarken bunları düşünmüyoruz. E be çocuk ne diye o zaman blog okur ağı gibi sosyal medyamsı bir şeyler yapmaya çalışıyorsun derseniz son derece haklısınız :) Ama gelin biraz anlatmaya çalışayım ben yine bu durumu🥲​
 
Bir yerlerde birileri bir şeyler yazıyor. Belki sadece kendince ama çoğu zaman da okunmak, anlaşılmak ve en azından anlaşılıyor hissedebilmek için. Kimi zaman bir teşekkürü kimi zaman bir geçmiş olsunu kimi zaman da sadece samimi bir selamı bekliyor. İşte anahtar kelime "beklemek" ne yazık ki. Nice o güzel yaşanmışlıklara, samimiyete ve gerçeğe çoğu zaman ulaşamıyoruz. Bir yerlerde öylece kalakalıyor. İşte bu durumu hiç ama hiç sevmiyorum. Çok soğuk ve kasvetli geliyor bana. Hâlbuki cıvıl cıvıl olmalı tüm buralar. Samimiyetle ve gerçekle yoğrulmalı tüm o satırlar. En başından en sonuna dek.
 
Biliyorsunuz ki Blogger çok kapalı bir sistem. Doğası gereği bir yere kadar bu kabul edilebilir ama yine de çok eksiği var. Misal en başında daha "okuma liste"leri bile düzgün çalışmıyor :) Ha ben kullanmıyorum ama kullanan kişilerin olduğunu biliyorum ve ne kadar sorunlu olduğunu burada uzunca anlatmama da hiç gerek yok. Çünkü çok iyi biliyorsunuz :) Ama bunlar işin teknik kısımları. Bir de anlayış kısmı var. İşte o anlayış kısmı sosyal olmaktan çok uzak. En azından bir set. Hoş, dağları bayırları yine aşıyor oluk oluk hedefimize varıyoruz orası ayrı :) Ama bu kadar zor olmasın be Blogger. Biraz sosyalleşmeye imkân yaratsan fena mı olurdu? 
 
Google el atmıyorsa -ki atmaması bazı açılardan daha hayırlı da olabilir 🙃- o zaman biz bir bakalım :) İşte gün boyunca beni meşgul eden sorunun altında yatan nedenler biraz bunlardı. Peki neler yaptım ve yaparken neleri düşündüm? Öncelikle kaş yaparken göz çıkarmamak en önemlisiydi. Bu yapacağım blog okur ağında bir keresinde algoritmalar olmayacaktı. Beğenme butonu falan da olmayacaktı. Öyle bir amacımız yok olmasın da zaten. Mümkün olduğunca kaynağa saygılı ve oraya yönlendirmek üzerine kurulu bir sistem olmalıydı. Ve tabii basit, sade ve işlevsel. Bu üçünü düşününce aklıma hemen Goodreads geldi. Çünkü gerçekten de Goodreads sadece işini yapıyor. Evet, bir sosyal yönü var ama olması gerektiği kadar. İşte benim yapacağım şey de öyle olmalıydı. Şu aşamada amacım deneysel olduğundan benzer olmasında bir sakınca görmedim ve o doğrultuda tasarladım.
BlogReads projesinden bir görüntüBir açıdan biz de BlogReads gibi bir şey yaptık sanırım :) Tasarımın mümkün olduğunca basit olmasını istedim. Üst menüde ana sayfa, bloglar ve kategori şeklinde bir yapı mevcut. Yine bir arama barımız var. Ve en güzeli bir profil sayfamız da mevcut. Hemen onunla da ilgili görsele yer vermiş olayım.
 
BlogReads profil sayfasından bir görüntüŞu an birçok şeyin fonksiyonu tam olarak çalışmıyor. Çünkü amacım şu aşamada her şeyiyle sorunsuz çalışan bir sistem ortaya koymak değildi. Bu işler zordur da. Evet, yapılabilir ama bundan daha zoru bunu sürdürebilmek. O nedenle her şeyin zamanı var. Şu aşamada ne bu işleri yürütebilecek yeterli kod ve teknik bilgim var ne de bu işleri yürütebilecek finansal imkânlar mevcut. Demek istediğim aslında basit bir proje iken her şey çok kolay. Ama iş tam olarak ortaya konulmak istendiğinde çok fazla uğraşılması gereken şey mevcut. Ama bunların da zamanı var elbette. Tabii o zamana dek hâlen bir yerlerde bir şeyler karalayan blogger'lar kalmış olursa :) Kalmışsa yine yaparız tabii. Hem belli mi olur? Belki her şeyiyle tam teşekküllü kendi blog sistemimizi kurup Google'a bir ihtilal gerçekleştiririz :) Hoş, bu olsa bile a! bizim Blogger diye de bir şeyimiz varmış. Dur bir dönüp bakalım demez bu Google :) O kadar salmışlar :) Neyse. Olanı şu an için elimizden almasınlar ona da tamamız.🥲
 
Tabii ben bu kadar anlatıp ediyorum ama incelemeden olmaz. Bizzat görmek, incelemek lazım. Bağlantısını bırakıyorum. Şöyle kabaca bir bakabilirsiniz. Şu aşamada takip ettiğim bloglardan birkaçını veri oluşturması açısında ekledim. Gerçek durumda zaten çok daha fazla blog olacaktır. Bir gün olursa tabii :)
 
 
Düşüncelerinizi de merak ediyorum bu arada. Bu işin ruhunu öldürüyor diyenlerimiz de olabilir. Bir açıdan hakılılık payını inkâr edemem. Ama öte yandan keşfedilebilirlik yönünde fena olmayacağını düşünmekteyim. Sizler ne düşünüyorsunuz? Goodreads ve 1000kitap gibi kitap severleri bir araya toplayan platformaların yanında blog okurlarını bir araya toplayan bir sosyal ağ fikri sizce nasıl? Düşüncelerinizi paylaşırsanız çok mutlu olurum. Sevgiyle, hoşça kalın...😇 
Düşüncelerim Hayattan

Bitip Gidenler Ve De Gidecekler

Yine yorucu bir pazartesinden selamlar.🥲​ Neyse ki bu sefer son kez "yine" demek durumundayız :) Hoş, yaşadıkça "yine"ler de bitmez ama en azından şu an için bitti diyebiliriz artık. Peki nedir bunun asıl olayı? Şöyle ki bugün stajımın son günüydü. Aslında geçen hafta bitmiş olacaktı ama araya resmi tatil girince bugüne sarkmış oldu. Geç olsun güç olmasın.
 

Saat 04.59'da uyandım. Niye 05.00 değil diyebilirsiniz? Açıkçası ben de pek bilmiyorum ama ne zaman bir saat alarmı ayarlayacak olsam böyle planladığımın bir dakika öncesine kurarım :) Ama bazı zamanlar güzel şeylere de gebe olmuyor değil. Otobüse ucu ucuna yetiştiğim durumlar meydana geliyor misal. Sonra düşünüyorum. Bir dakika erken uyanmamış olsaydım ne olurdu? Otobüsü kaçırırdım tabii :) Bir sonrakinin gelmesi de en az on beş dakikadan az değil. İşte bir dakikan on beş dakikanı kurtarmış oluyor. Hayat çok ilginç gerçekten, ufacık ve önemsiz gibi görünen nice şeyler, neleri neleri etkiliyor. Tabii tüm bunlar alarm çalar çalmaz kalkıldığı durum için geçerli. Neyse ki bu konuda fena sayılmam :)

İşte sonra kahvaltımı yaptım falan derken yola koyuldum. Tabii yolda tekrarlarımı da yaparım her zaman. Başka türlü vakit geçmiyor. Hoş, geçiyor da overthinkler el atıyor bu seferde :) Kalsın. Bizim derdimiz bize yeter zaten.🥲

Önce kampüse uğradım. Arkadaşlarla biraz sohbet muhabbet ettik. Sona yaklaştıkça insan bu anların kıymetini çok daha iyi anlıyor tabii. Bitsin istemiyorsun ama her güzel şey bir gün bitiyor maalesef. Zaman hızlı akıp gidiyor kısaca. Tutamıyorsun. Ama yine de birkaç söz söyleme hakkını kendimde buluyorum. Bir şey olduğundan değil de neticeleri itibariyle. Deprem pek çok açıdan bizi yormuştu. Dört senem olmuştu iki buçuk sene. Yani eksik gedik, yarım yamalak yaşadık pek çok şeyi. Evet, hızlı geçmişti işte. Ama olağandan da hızlıydı bizimkisinde. Tabii olan bu. Yapacak pek bir şey de yok.

Her neyse. Yine yola koyulduk ve biraz gecikmeli de olsa vardık. Neyse ki sınav varmış da gecikmemiz bir anlam ifade etmiş olmadı. Sonrası yine kaldığımız yerden devam zaten. Bu da çabucak geçti. Normalde hiç geçmez bu arada :) Son diyorum ya son, hep bundan işte :) Anlatacağımı anlattım, söyleyeceğimi söyledim, dinleyeceğimi dinledim. Tabii şunu da söylemem lazım. Herkesi katamam. Hatta öyle ki bazılarını kesinlikle katamam. Ama gerçekten çok saygısız "canımız" da var. Bunu üzülerek söylüyorum. Pek çok sebebi olabilir. Bunlar konuşabilir. Ama sonucu değiştirmiyor. Ve bir noktada gerçekten elden bir şey gelmiyor. Çünkü olay ailede şekilleniyor. Senin yapabileceğin gerçekten pek bir şey olmuyor. Bu da üzüyor ne yazık ki.

Saat 12.00 gibi çıkmıştım. Tabii öncesinde imzamı da attım :) Sonra aynı yola tekrar koyulduk, bir yemek yedik ve bir şeyler içtik. En sonunda da kendimi eve attım. Bir de hava bugün gerçekten çok sıcaktı. O kadar yağmurun bir karşılığı olacaktı elbet.🥲​

Sonra mesajlarıma baktım. Arkadaşımdan güzel bir mesaj geldiğini gördüm :) Kısa bir süre önce blog açması için onu teşvik etmiştim(zorladım🙃​). Blogu bir süredir aktifti ama henüz yazı yoktu. İşte bugün o güzel yazı da gelmişti. Aslında yazı dün yazılmış ve mesaj da gece gelmiş ama sabahları pek mesajlar ile ilgilenemiyorum. Eve gelince hepsine baktım işte. Yazıyı da okudum. Yorumumu da yaptım. Eğer varsa kedi fotaları için de ricada bulundum :) Bir bakmak isterseniz de yine adresini bırakıyorum hemen aşağıya.😇​

https://birleylak.blogspot.com/ 

İşte böyle. Daha birkaç dersim ve sınavlarım var tabii. Yine de bu bazı şeyleri değiştirmiyor. Her güzel şey zamanla bitiyor. O nedenle önemli olan o anlardaki güzellikleri yakalayabilmek ve yaşayabilmek. Ve mümkünse zamanında. İşte böyle olduğunda geçmiş çok daha güzel bir anı olarak kalıyor şüphesiz.

Bugünlük bu kadardı. Sevgiyle. Hoşça kalın...😇​ 

Blogger Rehber

Web Tabanlı RSS Uygulaması Geliştirmek

Hatırlarsınız bir süre önce RSS ile ilgili bir yazı yayınlamıştım. Şuradan da okuyabilirsiniz. İşte orada RSS'e yönelik bazı açıklamalara yer vermiştim. Fakat sonrasında kafamı kurcalayan bir şeyler oldu. Web tabanlı, Blogger üzerinde çalışan ve ayrı bir sunucu ihtiyacı olmadan bir RSS okuycusu yapılabilir miydi? Açık söylemek gerekirse benimki tamamen rahatlığın batmasıyla ilişkili :) Yüzlerce RSS okuyucusu zaten var. Neyine gerek be çocuk :) Tabii böyle deyip uslu bir çocuk olmak neyimize lazım :) Her neyse. Neler yaptım gelin kabaca anlatmış olayım.
 
Toplamda dört tane bileşenimiz var. Bunlar: Blogger, Google Tablolar, Google App Script ve rss2json. Her birisinin kendince işlevleri var. Blogger zaten bizim ön ucumuz oluyor. Kullanıcı ile etkileşime girilen ilk yer. Google Tablolar verinin kayıt edildiği kısım. Google App Script bu ikisi arasındaki köprü ve rss2json ise ihtiyaç duyulan dönüşümlerden sorumlu bileşen.
 
Web tabanlı rss okuyucusundan bir görüntü
Biraz görseller ile de yazıyı desteklemiş olayım. Toplamda üç ana yapıdan oluşuyor. kaynaklar, yazılar ve okuma penceresi. Kaynakları büyük ölçüde işlevsel ve kullanıcı deneyimine katkı sunabilecek bir anlayışla tasarlamaya çalıştım. Sonra oku ve yıldızlı gibi sabit bir dizi klasör. Bunlara eşlik eden RSS beslemeleri. Tabii her birisi için kategorilendirme de mümkün. Ayrıca her ne kadar tüm veri süreçleri Google Tablolar üzerinden yapılsa da ön uç üzerinden de kaynak ekleme ve abonelikleri yönetmeyi sağlayacak opsiyonlar mevcut. Tabii burada RSS kişisel bir şeydir, spama sebebiyet yaratmaz mı denilebilir. Doğrudur. Bunu ben de düşündüm ve eğer ön uç üzerinden kaynak ekleme ile abonelik yönetimi yapılacaksa şifre gerektiren bir onay sürecini eyleme aldım.
 
Web tabanlı rss okuyucundan bir başka görüntü
Tabii zaten böyle bir şey kullanıma alınacaksa muhtemelen blog erişimi gizli olacağı için herhangi bir sorun da olmayacaktır. Benimkisi sadece ek bir tedbir.
 
Şu ana dek yaşadığım tek sorun ki buna da sorun demek pek doğru olmaz ama ilk açılış süresi. Verileri Google Tablolar'dan çektiğimiz için bir süre beklemek gerekebiliyor. Benim yaptığım ölçümlere göre 10-15 saniye kadar bir bekleme süresi oluşuyor. Tabii tarayıcı ön bellek de alıyor. Sonraki yazılarda biraz daha kısalması muhtemel. Yine de bu konuda belki geliştirmeler yapılabilir ileride. Benim ilk aklıma gelen sadece son on dört günün yayınlanmış yazılarını çekmek olmuştu. Veri yükünü azaltabilmek adına. Eğer aktif kullanılacaksa bir haftaya da düşürülebilir. Bunlar da pozitif katkı sunacaktır elbet.
 
Tabii şu an her ne kadar sorunsuz ve tüm işlevleriyle hatasız çalışsa da uzun süreli bir kullanım deneyimim ne yazık ki yok. Süreç içerisinde hatalar ile karşılaşılabilir mi ben de bilmiyorum. Başka ne gibi özellikler eklenebilir ondan da emin değilim. Ama tek bildiğim geliştirilmesi noktasında pek bir engel olmadığı. Yapılmak istendikten sonra her şey yapılabilir ve benim de önemsediğim anlayış esasen bu. Neticede RSS sunucusu kurmak zor bir şey değil. FreshRSS gibi opsiyonlar mevcut. Ama mesele imkânsızlıklardan bir şeyler çıkarabilmek. Bunu çok önemsiyorum. Çünkü hayat her zaman her şeyi altın tepsi ile sunmayacak ki sunmuyor da zaten. O nedenle bu anlayışı benimsemek önemli inanın ki.
 
Ha size linki vermeyi unuttum. Hemen onu da vermiş olayım. Oradan da bizzat deneyimleyebilirsiniz. İstediğiniz gibi test edebilirsiniz. Bu bağlantı zaten test için oluşturduğum blogdan :)
 
 
Bir de şeyi söylemeyi unuttum. Mobil sürüm desteği de var. Yani mobil ile uyumlu bir tasarım. Mobil tarayıcıların ana ekrana kısayol eklenmesi ile de güzel bir deneyim sunuyor. İleride belki Progressive Web Apps desteği de geliştirilebilir. Onun için de bir şeyler yapılabilir mi diye ayrıca araştırma yaparım diye düşünüyorum. Nitekim RSS okuyucularında çapraz platform desteği pek bulunan bir şey değil. En azından açık kaynak ve güvenilir bir çerçevede. Bu açıdan da önemli görüyorum.
 
Aklıma farklı projeler de geliyor tabii. Onları da yapabilirim umarım. Bakalım, zaman neleri getirecek. Sevgiyle. Hoşça kalın... 😇
Öylesine Sinema

Bir Gün Belki Biz De

Yine yorucu bir gündü. Aslında yine demek de pek doğru sayılmaz şimdi. Yorgunluğun baş göstermediği, dertsiz tasasız günümüz yok ki.🥲​ Bazı zamanlar kendime soruyorum. Dünyanın başka bir ücra köşesinde bambaşka bir hayatım olsaydı acaba yine mi böyle olurdu? Yine dertler falan olurdu elbet ama bu kadar da olmazdı sanırım. Biz her şeyi biraz fazla fazla yaşıyoruz inanın. Ve çoğu zaman da bizim dışımızda gelişen durumların yarattığı bir yorgunluk, bir tükenmişlik ve bir umutsuzluk oluyor. İşte bu en kötüsü. Çünkü sorun sen de olsa kendine çeki düzen verir, bir hâl çaresine bakarsın. Çözülür en nihayetinde. Kontrolü sen de olmayan en azından doğrudan olmayan şeyler ise sadece bir hissizliğe neden oluyor. Bu da yoruyor. Hem de çok ama çok yoruyor.

Yine de günler gelip geçiyor yarın bugün, bugün de dün oluyor. Zaman nasıl olsa işliyor. İster umutsuz ol ister olma. Ben işime bakarım diyor. Nasıl olmak istediğin senin bileceğin iş diyor. O iş pek öyle olmuyor "zamancığım" ama öyle olsun hadi :) Ama sen de haklısın. Keşke herkes senin gibi işini yapsa. Ne de güzel olurdu değil mi? 

Ne yapayım ne edeyim peki? Hiç olmassa bir şeyler izleyeyim dedim. Uzaktan da olsa.🥲​ Tabii izlenebilir  bütün güzellikler tüketildiğinden yine gerisin geriye döndük. Belki de sadece eskilerden bir şeyler izlemek istemiş de olabilirim. Bilemiyorum :) Ama bu bir hastalıkmış da ha, onu da söylemiş olayım yine. Bir ara böyle bir şeyler okumuştum :)

Her neyse. Açmam gerekeni biliyordum en azından. Bilenler bilir. Netflix'in kendi bünyesinde çıkardığı ilk yapım House of Cards idi. Kevin Spacey başrolünde olmak üzere 2013 yılında ilk sezonu yayınlanmıştı. Toplamda 6 sezonluk çok güzel bir işti. Son sezonu saymazsak tabii :) Her neyse, spoiler de vermeden şöyle bir kabaca değineyim ben yine. Dizi politik ve drama eksenli bir yapım. Tabii bu korkutmasın sizi. Bağımlılık yapan türden bir politik :) Siyasi entrikalar, çekişmeler, kapalı kapılar arıdında yapılan planlar, hesaplaşmalar... Ooo, daha niceleri. Milletvekilleri, eyalet valilikleri ve başkanlığa giden o süreçler falan. Çok uzun soluklu ama sizi kendi içine mutlaka çeken bir yapım. Tabii açtım hemen bir iki bölümünü tekrardan izledim. Yalan mı söyleyelim? Hemen ağzımızın suyu aktı tabii.🥲​ Kemal Sunal'ın cama ekmek bandığı gibi ekmeğimizi bandık :) Vay anasını vay neler neler de varmış dedik. İşte öncesinde de dediğim gibi uzaktan da olsa izleye durduk. Ama özlemişim de. Önümüzdeki birkaç gün yine izlemeye devam edeceğim sanırım. Çift dikiş olsun :) İzlemenizi tavsiye eder miyim peki? Kesinlikle ederim. Tür konusunda uzak değilseniz mutlaka seversiniz. Resmi yayın platformu Netflix ama pek çok yerde de rahatlıkla bulunabilir. İzlemek isteyenlere şimdiden keyifli seyirler dilerim.😇​

House of Cards'dan bir görüntü. Claire Underwood

Bu kadını seviyorum. Rolünün hakkını veriyor. Hani bazı karakterler olur ya, onsuz o yapımı düşünemezsin. Sanki bunun için biçilmiş kaftandır. İşte Claire Underwood'da kesinlikle onlardan birisi.

House of Cards'dan bir başka görüntü. Frank Underwood

Tabii Kevin Spacaey'in de hakkını yemek olmaz. Harika bir karakter. Frank'i daha iyi kesinlikle bir başkası oynayamazdı.

Daha bitmedi bu arada. Hemen bir yere gitmeyin :) Bir tek House of Cards kesmezdi beni tabii. Yine eskilerden peşi sıra açtık bir şeyler. Bunu işte pek bilemeyebilirsiniz ama ben hemen söylemiş olayım. Showtime yapımı Billions. Yine bu da drama ama işin için de hukuk da var. 

Spoiler vermeden yine buna da biraz değinmiş olayım. Temelde iki karakterimiz var. Bir tanesi federal başsavcı da olan Chuck  Rhoades, diğeri ise bir yatırım şirketi sahibi olan Bobby Axelrold. Peki olay nedir necidir? Şöyle ki hani borsalarda birtakım duyumlardan hareketle haksız kazanç elde edilir ya. İçeriden bilgi... Suçtur tabii bu. İşte başsavcımız, Bobby'nin de bu şekilde bir haksız kazanç elde ederek suç işlediğini düşünmektedir. Aslında tam düşünmektedir demek ilk etap için pek doğru olmayabilir ama dizi süresince olay buna evriliyor. Öte yandan başsavcımızın karısının Bobby'nin yatırım şirketinde psikolojik danışman olarak çalışması da ayrı bir renk dizide :) İşin drama yönü biraz da buradan.

Billions dizisinden bir görüntü. Bobby ve Chuck

Farklı farklı kareler ile de bir izlenim oluşturmaya devam edelim yine :)

Billions dizisinden bir başka görüntü. Chuck ve Wendy.
Burada olay neydi unuttum ama bunların atışması bile zevkli gelirdi bana :)

Billions dizisinden bir başka görüntü daha. Chuck ve Wendy
Yine tam hatırlamıyorum ama Chuck burada kesin bir kabahat işlemişti. Nitekim Wendy ablamız pek hoş bakmıyor :) Ama şunu da söylemek gerek ki bu dünyada mutluluğun sırrını arıyorsan karını dinleyeceksin. Tabii ben bekarım ama bence böyledir ya. Öyle gibi geliyor nedense.🙂​ Neyse zamanla öğreniriz ya da öğretirler :)

Billions dizisinde bir görüntü daha. Wendy ve Chuck
Bu da son kare olsun artık :) Dizi tabii 7 sezon olunca yaşlanıyor hâliyle karakterlerde. Peki dizi nasıldır, izlenmesini tavsiye eder misiniz? Bence kesinlikle izlenir. Özellikle ilk beş sezonu çok güzeldir. Son iki sezon biraz zayıf kalıyor. Yine de fena değil tabii. Hukuk seviyorsanız zaten kesinlikle izleyin. Ben Amarikan hukuk sistemini her zaman sevmişimdir o nedenle benim çok ilgimi çeken bir dizi olmuştu.

Ha tabii dizide renkli bazı farklı sahneler de var. Ama inanın ki onlar da öylesine konmak için yazılmış çizilmiş sahneler değil. Totalde yine bir amaca hizmet ediyor. Dizi dram türünde bir keresinde. Onun da altını beslemek gerekiyor. O dediğim renkli sahnelerde onun bir sonucu. Hoş, ben özgürlüklere de çok düşkün bir insanım onu da söylemiş olayım yine. Yadsımam yani dizinin o kısımlarını. Her neyse sonuç olarak izlenilebilir uzun soluklu güzel bir dizidir. Şu an için resmi yayın platformu TOD olmakla birlikte yine her yerde kolaylıkla bulunabilir. Her iki dizinin de Türkçe dublaj seçenekleri mevcut. Şimdiden keyifli seyirler dilerim.😇

İşte hayat böyle. Bazen politik bazen hukuk. Uzaktan izleyerek iç çekerek ve nice düşüncelerle. Bazen umut bazen umutsuzluk. Çoğu zamanda  bu ikililiğin acımasız gerçekliği. Her neyse. Sevdiğim bir hocamın da söylediği üzere, kendinize popüler davranın. Sevgiyle, hoşça kalın...😇

Hayattan Sohbet

Nasip Kısmet İşleri

Aslında böyle şeyleri kendi içimde yaşamayı daha çok severim ama yazmak bazı zamanlar gerçekten iyi hissettiriyor. O nedenle yazmanın en iyisi olduğu kanaatine vardım.

Bugün pek neşeli olduğum söylenemez açıkçası. Aslında gün fena başlamamıştı. Ama işte nasıl ilerlediği ve bittiği daha da önemli sanırım. Peki ne oldu da böyle olmuştu? Bir süredir -ki hatırı sayılır bir süre- üzerinde çalıştığımız bir proje vardı. Nedir, necidir kısmı pek önem ifade etmiyor. O nedenle sadece proje şeklinde bahsetmek en uygunu. Bu proje fikri ve düşüncesinin bana ilk geldiği zamanlara gidiyorum. Henüz konuyla ilgili ne bir tecrübem ne de bir bilgim vardı. Kısmen çekindiğim ve acaba sonunu getirebilir miyim diye düşünceler de sıklıkla beni meşgul etmekteydi. Ama neyse ki hocamın desteği, yönlendirmeleri ve benim de bunları takip etmemle birlikte birçok sorunu geride bırakmıştım. Yapılabilirdi ve yaptık da.

Süreç genel manada iki şekilde ilerliyordu. Birinci kısım benim yetkinlik kazanmam üzerineydi ki bu konuda hocama ne kadar teşekkür etsem sanırım az gelir. Var olsun... İkinci kısım ise projenin kendi ayakları üzerinde durması idi. Bu da yine en başta hocamın katkıları ile güzel bir noktaya varmıştı.

Sürecin yorucu kısımları yok değildi. Sonuçta bir dizi izleme ya da oyun oynamak gibi değildi. Ama tutku ve ilgi olunca her anından da büyük bir keyif duyduğumu inkâr edemem. Ne var ki hayat her zaman beklentilerimiz doğrultusunda ilerlemiyor. Bugün olan da buydu. Çünkü çokça uzun bir bekleyişin ardından sonuçlar ilan edilmişti ve maalesef kabul almamıştı.

Üzüldüm mü? Kesinlikle. Kim üzülmez ki? Ama işte dediğim gibi bazı şeyler de nasip kısmet işi. Olmayınca olmuyor. Elden ne gelir? Tabii keşke reddedilme gerekçesi de sunulsaydı ama ne yapalım? Ona da gerek duymamışlar işte.

Yine de tüm bunlara büsbütün karamsar yaklaşmıyorum tabii. Sonuçta hayat her zaman istediklerimizi istediğimiz şekillerde bize sunmayacak. Bunu öğrenmek bunu bilmek de bir deneyim, bir kazanımdır. Hatta bunu öğrenerek deneyimlemek sonrası için belki de çok daha iyi. Kim bilir? Ya da belki de bu kendimi teselli ediş şeklimdir. Bilemiyorum.

İşte böyle. Yine de mücadeleye devam. Başka pek bir yol da yok zaten. Bugün böyle geldi geçti. Yarının daha güzel bir gün olması dileğiyle... 

 

Blogger Sohbet

Zaman Kapsülleri

Son haftalarda izlediğim bir dizi vardı. Daha önce de bahsini açmıştım ve bir ara onun için de bir inceleme yazısı yazabilirim demiştim. İsmi From idi. Hatırladınız belki? İşte bu yazı o dizinin bir incelemesi değil. :) E o zaman niye bu konuya girdin be çocuk değil mi?🥲​ Anlatayım.

Aslında şu an üzerinde duracağım konuyla dizinin uzaktan yakından hiç alakası yok. Dizideki sadece bir sahne, hatta belki zaman zaman tekrarlanan bir sahne önemli diyebileceğimiz tek kısım. Nedir o peki? Şöyle ki dizide şişe ağacı diye bir şey kurgulanmış. Hemen fotoğraf ile de göstermiş olalım.

From dizisi şişe ağacının bir görüntüsü
Böyle bir ağaçtan bashediyoruz. Bir başka açıdan da yine sunmuş olalım. 

From dizisi şişe ağacı önünde Tabitha ile Victor
Gözünüzde canlandı diye düşünüyorum. Hoş canlanması mı kaldı göstermiş de olduk ama hadi öyle diyelim yine :) Ağaçlarla ilgili henüz pek bir bilgimiz yok hikâyede. Çözülmeyi bekleyen nice gizemden sadece bir tanesi. Tek bildiğimiz üzerindeki şişelerin içinde bazı rakamların ve sayıların yazdığı kâğıtlar olması. İş dönüp dolaşıp müzikaliteye geliyor orası ayrı. Ama ben bu sahneleri izlediğimde ve daha önceleri izlediğim diğer bazı fimler hatırıma gelince bir fitil yandı.
 
Çok klasiktir, bir ıssız adaya düştüğünüzde bir şişenin içine bir not yazarsınız ve günün birinde birinin onu okumasını ve sizi oradan çekip kurtarmasını dilersiniz. Çoğu zaman beyhude bir çaba da olsa insan zor anlarda böyle şeylere sığınmayı seviyor. Belki daha basit bir nedeni de olabilir. Sadece umut.
 
Sonra düşündüm, ıssız bir adaya düşmeden de bu yapılabilir miydi acaba? Birilerine, kim bilir ne zaman ulaşacak bir yazı bir mesaj. Peşinen söylemiş olayım ıssız bir adaya falan böyle eksantrik şeyleri yapabilmek için düşemem dostlarım. Kurda kuşa yem oluruz hiç gerek yok :) Ama böyle de bir istek var. Ne yapacağız? :) O zaman bir yoluna bakacağız. 
 
Geleceğe bir mesaj bırakma fikri bana çok hoş geliyor. Ama bundan daha güzeli birilerinin de onu günün birinde okuması ihtimali sanırım. Bu kesinlikle isteyeceğim bir şey. Ve sadece eylemi yapan olarak değil, eylemden etkilenen kişi olma fikri de çok cazibeli geliyor. Sonuç olarak her ikisine de tamamız.
 
İşte bu amaçlar ve ilgili yerlerde açıkladığım diğer nedenlerle bugün bir yeniliği daha bloguma entegre ettim: Zaman Kapsülleri. 
 
Nedir, ne işe yarar bunlar peki? Hemen anlatayım. Sistem çok basit. Bir hikâyen, bir anın, bir tavsiyen, bir iç döküşün ve belki de sadece öylesine bir notun... İşte bu ve çok daha fazlasıyla o an içinden geldiği gibi yazıyorsun. Yazarken pek çok nedenin olabilir. Bunlar hep sen de saklı. Mesajını yazıyorsun ve gönderiyorsun. Spam olmaması adına ben ufak bir kontrolden geçirip veri tabanına alıyorum. Sonrası en güzeli. Günün birinde belki bundan yıllar yıllar sonra bir okur senin yazdığın satırları okuyor ve belki ona hiç anlayamayacağın şekillerde bir yardımın oluyor. Başka bir ifadeyle ona dokunuyorsun.
 
Gelelim işin diğer boyutuna. Girdin bloga yazılar arasında geziyorsun. Hepsini okumuşsundur ve keyfiyetten geziyorsundur umarım ey benim değerli okurum :) Neyse ev sahibi olabilirim ama yorumlar bana da deplasman. Uslu olalım :) İşte geziyorsun ve canın sıkıldı. Diyorsun ki buralardan kimler geldi geçti, kimler neleri neleri bıraktı? Kapsülleri açıyorsun hemen ve rastgele önüne geçmişten bugünkü sana ve bizlere yazılmış mesajları okuyorsun. İçinde nice yaşanmaşlıklar var belki de. Bilemiyoruz. Ama birileri de belki senin hayatına dokunuyordur. kim bilebilir?
 
İşte böyle blogdaşlarım. Bugün günümün bir kısmı bu sistemi kurmakla geçti. Şu an sidebardan Zaman Kapsülü ögesinden buraya erişebilirsiniz. Ha tabii siz ilklerdensiniz. Şu an yazacağınız yazılar ilk başta pek bir gizemli falan hissiyat vermeyebilir. Ama bu da şarap gibi bir şey sanırım. Yıllandıkça daha da bir değerlenecek. O zaman sen de bir kapsül bırak ey benim değerli okurum, blogdaşım. Haydi. Sevgiyle ve hoşça kalın.😇 
Blogger Sohbet

Rahatlığın Batması Konulu İşler

Son birkaç gün oldukça yorucuydu. Özellikle pazartesileri bambaşka bir olay zaten :) Ama onu geride bırakmanın verdiği rahatlığı da inkâr edemem şimdi :) Her neyse günler geçip gidiyor ve insan bir noktada dönüp arkasına baktığında bir şeyleri iyi olsun kötü olsun yine de görmek istiyor. Mümkünse iyi olarak elbet :) Tabii rahatlığın da batmış olması pek mümkün. Hangisi daha muhtemel ben de bilemedim şimdi.🥲​

Ama böyle dediğimi de bakmayın yine siz. Aslında her zaman bir kısa vade için bir de yaparız ya bir gün dediklerim için bir köşe, zihnimde her daim duruyor. İşte son günlerde bloguma eklediğim ve yaptığım değişiklikler de yaparız ya bir gün dediklerimdendi :)

Edebiyat ve sinema çok önem verdiğim şeylerden sadece ikisi. O nedenle bunları da her daim blogum ile bütünleştirmeyi amaçladım ve amaçlıyorum da. Hâlihazırda blogumda çalışan bir kütüphane arşivi sistemi zaten vardı. Ama bazı konularda eksiklikleri de yok değildi. Önce ona alfabetik sıralama fonksiyonunu ekledim. Küçük bir şey ama yine de kullanışlı bir işlevdi. Asıl önemli olan ve şu birkaç gün içinde beni oldukça yoran şey ise sinema sistemini bloguma entegre etmek idi.

Kütüphane işi görece basitti. Nitekim Goodread'i aktif olarak kullandığımdan dolayı işin veri kısmında hiçbir zorluk yaşamamıştım. Tasarım ve fonksiyonellik geriye kalıyordu ki onlar da nasıl olsa çözülebiliyordu. Ama sinema olayı bambaşka bir şey. Önce IMDB ile bir şeyler yapabilirim diye düşündüm. Aynen, onlar da zaten dünden hazır beni bekliyorlardı :) Verdiler mi? Tabii ki vermediler.🥲​ Çok uğraştım ama istediğim sonucu bir türlü alamadım. Bunu anladığımda birkaç şeyi de anlamak durumunda kaldım hemen. Ya bu işi rafa kaldıracaktım ya da çok meşakkatli bir işe adım atacaktım. Rahatlık batıyor olacak ki hangi yolu seçtiğimi söylememe gerek yok :)

Veriyi kendim oluşturmam gerekiyordu ki bakıldığında aslında en zor olan kısım buydu. Bir filmin ya da bir dizinin çok fazla değişkeni var. İsmi, posteri, bağlantısı, sezon bilgisi, bölüm bilgisi, yönetmeni, türü, izleme durumu, derecelendirmesi... Yoruldum.🥲​ Daha bu liste gider de gider. Elbette daha azıyla bir şeyler yapabilmek de mümkündü ama o da beni tatmin etmezdi. Tabii girdik bir kere bu işe, bitirmeden de olmaz. Verileri yavaş yavaş oluşturmaya başladım, Google Script ile entagrasyonunu da sağladım. Bundan sonrası artık işin tasarım ve fonksiyonellik kısmı idi. Neyse ki artık yapay zekâ gibi bir nimetimiz var ki bana oldukça yardımları dokundu. Ve sonuç harikaydı.😊 Tabii ortalama üç günümü muhtelif zamanlarda olacak şekilde buna ayırmam gerekmişti. Yine de buna değdiği düşüncesindeyim.

Ciltli Kediler sinema arşivi sistemine ait bir görüntü

Belki birkaç işlev daha eklenebilirdi ama artık onlar da başka bir zamana diyelim :)
Ciltli Kediler sinema arşivi sistemi ızgara stil görünümüne ait bir görüntü

İşte böyleydi. Şu birkaç gün oldukça yorulmuştum ama sanırım değdi. Zihnimin yaparız ya bir gün köşesinde daha çokça şey var ama biraz daha bekleyecekler artık :) Ya yine de belli olmaz ama şimdi. Ben de bilmiyorum. Off, kararsız ruh hâlimin beni oradan oraya süreklemesi... Bazı zamanlar dört, beş ve belki çok daha fazla şeyi aynı anda yapmayı istiyorum. Kitap okurken de öyle. Birini başlar başlamaz daha bitmeden hemen diğerine başlama isteği geliveriyor. 

Şu bir haftalık zaman diliminde ayrıca From diye bir diziye de sarmış durumdayım :) Yeni bölümleri haftalık olarak veriyorlar ama meraktan da yerimde duramıyorum. Bir ara belki onunla ilgili de bir yazı yayınlayabilirim. Bakalım :)

Böyle geçip giden günlerdi işte blogdaşlarım. Keşke hayatımız hep böyle tatlı yorgunluklar ile geçse ama o da her zaman pek mümkün olmuyor. Misal izlediğim binlerce dizi ve filmi değişkenleriyle beraber veri tabınına işlemem gerektiği gerçeği aklıma geldikçe ürperiyorum :) Peyderpey yapacağız bir şeyler. Bakalım artık. Sevgiyle ve hoşça kalın.😇

Öylesine Sohbet

Çöktü Yine Bir Kasvet: Kenopsia

Ara sıra yaşadığım bir duygu hâli durumu vardı. Her zaman olan bir şey değil. Ama bugün yine bir anlığına onu hissettim. Biraz düşündüm. Bunu sadece benim hissedebiliyor olmam pek mümkün gelmedi. İyi ama ben ne hissetmiştim? Sanırım önce bunu açıklamak daha doğru olacak. Bazı zamanlar internette keşif yapmayı seviyorum. Bugün de onlardan biriydi. Şöyle o blog benim şu blog senin derken gezmişim de gezmişim :) Birkaç blog geldi önüme. Şöyle bir baktım. Pek inceleyebilme fırsatım olmadı. Ama zaten bunlar da önemli olan kısımlar değildi. Peki ne idi benim dikkatimi çeken ve bu duygu durumu hâline sevk eden şey?

Son gönderiye baktım. Sene 2017, aylardan hangisiydi hatırlamıyorum bile. İşte tam o an hissettiğim ama açıklamakta güçlük çektiğim bu duygu hâli durumu kendini gösterdi. Bir ağırlık çöktü ki içime anlatamam. Aslında düşününce bu durum neden beni ilgilendirsin ki? Tanımam, etmem. Bir ilişkim ya da bağım da yok. Ama öyle değil işte. Olmuyor. En azından ben kendimde yapamıyorum. Düşünmeden edemiyorum. Sorular soruları onlar da bambaşka soruları çağırıyor. Cevaplara sahip olmak tatmin eder miydi onu da bilmiyorum. Ama sanırım cevaplar da pek önemli değil.

Düşünüyorum. Tam tamına dokuz koca sene geçmiş. O günden bugüne dek tek bir şey bile ne yazılmış ne çizilmiş. Ne oldu, niçin oldu da artık yeni yazılar yok? Başına bir şey mi geldi, hayatında bir şey mi değişti, yoksa artık sadece yazmak mı istemiyor? Hiç birisini bilmiyorum. Bilsem ne yazar? Bu olan durumu değiştirmiyor ki. Yine de bir kırılma anı olduğunu biliyorum. Mutlaka bir şey oldu. Evet, bugüne kadar yazıyordum ama dur artık yazmıyorum demedi. Ama domino taşı gibi birbirini tetikleyerek bu noktaya getiren bir şey de mutlaka oldu. O neydi peki? İşte bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz.

Daha önce de dediğim gibi bunu bir tek benim hissedebilmiş olmam pek mümkün değildi. Hemen hemen hepimiz bunu yaşamışızdır. O zaman birileri buna bir ad koymuştur mutlaka dedim. Önce Google amcaya biraz sorup soruşturdum. Pek bir şey bulamadı tabii :) Ya da belki de ben pek doğru anlatamadım :) Bu sefer Gemini amcaya sordum ben de. Hemencecik buldu. Baktım, kenopsia diye bir şey demişler buna. Kim demiş, nerede demiş diye göz attım hemen. John Koenig diye bir adam, The Dictionary of Obscure Sorrows diye bir yerde tanımlamış bunu. Sanırım böyle henüz tanımlanmamış şeylere bir alternatif oluşturma gibi bir şey mi neymiş. Gemini amcanın bana söylediği kadarıyla da anlamı, "Normalde insanlarla dolup taşan, cıvıl cıvıl olması gereken bir yerin terk edilmiş, loş ve sessiz kalmasının yarattığı o ürpertici, hüzünlü ve nostaljik boşluk hissidir." mi ne imiş. Artık ne kadar karşılıyorsa.

İşte böyleydi. Ara sıra olur bana böyle şeyler. Bir de şunu düşündüm ama hemen sonrasında. Başkasına olan sana olmaz mı? Bizim de belki başkalarına yaşatacağımız Kenopsia'mız olur muydu acaba? Sonra tekrar düşündüm ve olmuştu gerçekten. İlk kez burada blog yazmıyordum. Benim de bıraktığım zamanlar olmuştu. Benim nedenlerim daha basitti tabii: Çocuktum. Onu saymayalım lütfen🥲 Ama yazın ve yazalım blogdaşlarım. İnsanlara kenopsialar yaşatmayalım. Hadi bakalım. Sevgiyle ve hoşça kalın.😇

Öylesine Sohbet

Algoritmalara Kış Kış

Bana sorsalar şu hayatta en önem verdiğin şey nedir diye? Önce sağlık sonra zaman derim sanırım. Bunlardan her ikisi de bazı açılardan bizim kontrolümüzde olan şeyler olsa da zamanın ipleri tam anlamıyla biz de. En azından büyük ölçüde. Ama insanlık olarak o ipleri vereli biraz oluyor. Buna da şekilli şukullu bir isim vermişler. Algoritma

Tabii bu benim bağdaştırmam, hatta belki de biraz uzak şekilden. Yine de ilişkili olduğu düşüncesindeyim. O nedenle dilimin döndüğünce anlatmak niyetindeyim. Öncelikle şunu söylemek gerekir ki kimseye zamanını ne şekilde kullanacağını ve değerlendireceğini söyleyemeyiz. Buna kimsenin ne hakkı ne de lafı olabilir. Mesele şu ki o zaman, biz istediğimiz için mi öyle şekilleniyor, yoksa birileri mi öyle istediği için? İşte asıl mesele bu. Farklı açılardan farklı cevaplar elbette verilebilir. Verilemez değil. Ama çoğu durumda bizim istediğimiz için olmadığı da aşikâr.

En bilinenlerden başlayayım: Instagram, Youtube, Facebook ve Twitter. Hepsi olmasa dahi bazılarıyla kuşkusuz zaman geçiriyoruz. Peki ne kadarında kontrol biz de? İlgiyle bir Youtube kanalını takip ediyorsun değil mi? Ne de güzel. Sevdiğimiz şeylere zaman ayırmalı, onları ortaya koymak için çaba verenleri desteklemeli. Bunlar çok yerinde işler. Ama o sağ kenardakilere ne demeli? Onları kim neye göre ortaya koydu? İşte algoritma. Ama bu algoritma da nereden çıktı? Gerçekten bizi bizden daha iyi tanıyabilir mi ki? Kesinlikle tanır. Bundan yana şüphemiz olmasın (: O zaman sorun ne ki? İşte sorun da bu. Seni çok iyi biliyor ve seni kendi istediği için yönlendirmekten yana bir sorunu yok. Biz istediğimizden değil, o istediği için şekilleniyor bazı şeyler. Ne fark eder ki? Çok eder. Seni yavaşa yavaş kendi istediği şekle sokar. Sen farkına bile varamazsın. Bazen daha amatörce de olabilir. Ben buraya nasıl geldim dersin? Arada öyle bir yoklar, oltayı atar oltayı. Yersin de yeriz de. Bir de bakmışsın ki oradan oraya sürüklenip durmuşsun. Ben yaptım, ben ettim ve ben izledim sanırsın. Heeeytttt. Keşke öyle olsa.

Gelelim o ilk noktaya. Buraya nasıl geldik? Sarı öküzü nerede verdik? İşte o ipleri vermeyecektik. Orada yanlış yaptık. Bir alan, bir ihtimal verdik. Onlar da bunu kullandı. Geçip giden an geri gelmiyor. Zamanımız çok değerli. Onun kontrolü her anlamda bizim elimizde olmalı. Zamanımızın kontrolü ve içeriğini sadece biz belirleyebilmeliyiz. Birileri istediği için değil.

Peki bunun bir yolu yok mu? Bu algoritamalardan nasıl yakamızı kurtarırız? Her zaman kurtarabilmek mümkün mü? Buna kısmen evet diyebilirim. Çok eski ama hâlen geçerli bir teknoloji var. Adı da RSS. Burada RSS ile ilgili çok daha detaylı tanımlar ve açıklamalar yapabilmek elbette mümkün. Ama en basit şekliyle sadece sizin istediğinizi siz istediğiniz için size ulaştıran teknoloji olarak bilebilirsiniz. Yani size haberdar eder. Bunu sevebilir misin, şunu da izlesen fena olmaz, bak buna mutlaka bakmalısın gibi şeyler RSS'te olmaz. Size saygı duyar saygı. Peki niye kısmen dedim? Çünkü RSS'i kullanabilmek için içerik üretenin bunu sizinle paylaşması gerekir. İşte her zaman da bunu vermezler. Bazen açıktan değil gizliden verirler bazen de hiç vermezler. Instagram ve Twitter vermez. Youtube dolaylı yoldan vermeye devam etmekte. Tabii biz bunlar üzerinden gittik ama RSS her şeye uygulanabilir. Bir haber sayfası bir teknoloji sayfası ve hatta en önemlisi ve en güzeli bir blog dahi. Birkaçı için kısa açıklamalar ve görseller ile desteklemenin faydalı olacağı düşüncesindeyim.

Önce sistemin çalışma yapısını anlatmaka başlamış olalım. RSS temelde iki şeyden oluşur. Birincisi içerik üreticisinin sunduğu RSS Akış Bağlantısı, ikincisi ise bu RSS bağlantısı çözümleyecek bir RSS Okuyucusu.

Youtube için kısaca anlatayım. Bize tek lazım olan şey takip etmek ve haberdar olmak istediğimiz kanalın ID'si. Kanalın ana sayfasında sağ tık yaparak "Sayfa kaynağını Görüntüle" dememiz gerekir. Ctrl +F kombinasyonu ile "externalId" kelimesi aratılır. Hemen iki noktadan sonra tırnak ile belirtilmiş alanın içerisinde bir dizi rakam ve harftan oluşan bir kısım bulunur. İşte bu ilgili kanalın ID'si olmuş olur. Bunu bir köşeye not edelim. Şimdi RSS Akış Bağlantımızı üretelim.

https://www.youtube.com/feeds/videos.xml?channel_id=

Yukarıda vermiş olduğum şekilde bir kalıbımız var. Not ettiğimiz ID'yi hemen sonuna bitişik şekilde eklediğimizde artık ilgili kanalın RSS Akış Bağlantısına sahip olmuş oluruz. Bir sonraki adım çok daha basit. Bu bağlantıyı tercih ettiğimiz bir RSS Okuyucusuna girmek kalıyor sadece. Ben NewsFlasher kullanıyorum. Fluent Reader veya kendi tercihinize uygun başka alternatifler de kullanılabilir.

RSS Okuyucusuna RSS Akış Bağlantısının eklenmesi

Görüldüğü üzere RSS Okuycusu içerisinden çok basit bir şekilde bağlantımız ekleniyor. Bağlantının eklenmesiyle beraber ilgili ana kaynakta yeni bir şey yayınlandıkça RSS Okuyucunuza da düşmüş olacak.

RSS Okuyucusu Ana Sayfasından Bir örnek

Yukarıda da görüldüğü üzere sol panelde eklediğiniz kaynaklar, orta panelde bağlantılar ve sağ panelde de okuma penceresi.

RSS Okuyucusu Arayüzü

RSS Okuyucusu elbette daha kapsamlı incelenebilir ama bugünün gündemi o değil. Temelde çalışma şekli ve işleyişi bu kadar. Blogger ve Wordpress için de RSS Akış Bağlantısı temin etmeyi kısaca açıklayayım. Öncelikle Wordpress için söylemiş olalım. Takip etmek istediğiniz Wordpress sayfasının URL'ni kopyalayın ve hemen yanına /feed/ ögesini ekleyin. Hepsi bu kadar. Benim de takip ettiğim ve tavsiye de edebileceğim sayfaların birisinden örnek vermek gerekirse şu şekilde https://konserveruhlar.wordpress.com/feed/ bir yapıda olması gerekiyor.

Blogger için de çok basit. Takip etmek istediğiniz blogun URL kısmının sonuna feeds/posts/default?alt=rss yapısını eklemek gerek. Hepsi bu kadar. Bunu da takip ettiğim ve yine tavsiye edebileceğim bir blog üzerinden örnek vermek gerekirse şu şekilde https://kitaptakisessizharf.blogspot.com/feeds/posts/default?alt=rss bir yapıda olması gerekir.

RSS'i destekleyen platformlarda çoğu zaman bunları sizler için hazır şekilde sunmuş olurlar. Bazı durumlarda da bizim yaptığımız gibi ufak dokunuşlar gerekmekte. Bazı platformlar da bahsettiğim üzere buna destek vermezler. Üçüncü taraf araçlarla onlar da mümkün olmakla birlikte şu an için o kısımlara hiç girmeyeceğim.

İşin teknik kısımlarını bir yana koyacak olursak asıl noktaya tekrar gelelim. Zamanın kontrolü her ne şekilde olursa olsun biz de olması gerektiğini düşünmekteyim. Bu gayemizde önümüzdeki en büyük engel ise şüphesiz algoritmalar. Bize neyi okumamız, izlememiz gerektiğini söyleyememeleri için neyi nasıl yapacağımıza sadece biz karar vermeliyiz. Bunun için de RSS teknolojisinden sonuna kadar faydalanılması gerektiği kanaatindeyim. Umarım az da olsa bir katkı sunabilmişimdir. Benim RSS Akış bağlantıma da Sidebar'dan ulaşabilirsiniz. (: Güzel bir gün geçirmeniz dileğiyle. Sevgiyle ve hoşça kalın.😇